18.12.2009
Buyurun Cenaze Namazına!
Şeref SİDAR Toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinin her zaman sancılı olduğu sosyolojik bir gerçektir. Türkiye toplumunda hükümetin hayata geçirmeye çalıştığı demokratikleşme sürecinin zahmetsiz olmayacağı ta baştan beri aşikâr idi. Çünkü Türkiye’yi demokratikleştirmeye çalışanlar her şeyden önce ellerindeki ‘velede’ bir türlü bir isim bulamadılar. Veledin polis akademisinde doğmuş olması da ayrıca büyük bir talihsizlik. Türkiye’nin demokratikleşmesi gerektiğine inananların karşısında ‘bu kadar demokrasi bize fazla gelir’ endişesiyle panikleyen milli şef ruhunu hortlatanlar, asla aynı kulvarda siyaset yapmamış kendini taraf görenler, sindirilemeyenler, birlikte cennete dahi gitmek istemeyenler vardı ve bütün bu zümreler ülkeyi inadına kaosa sürüklemek için elbirliği etmişçesine işbaşına geçtiler. Toplumsal dönüşümlerin sancılı olduğu genel bir kabul olsa da, Türkiye’de yaşanan bu süreçte anormalliklerin meydana gelmesi, bir kaos ortamının oluşması sosyal değişimin olağan seyri içinde oluşması kabul edilebilir sancılı bir durum değildir. Bu yaşanan olaylar tamamen provakatif eylemlerdir. Bir ev kurup kurduğu evi yönetemeyen, oturduğu koltuktan kalkmamaktan başka bir derdi olmayan, bir milletin geleceğini bir tek kişinin 17 cm2 lik darlığına hapseden insanlar ülke yönetmeyi başarabilirler mi? Saltanatlarını vatan–millet-Sakarya üçlüsüne borçlu olanlara ve mili şefin evlatlarına ülkenin asıl sahiplerinin kendileri olduğu vehmi gelince, vatanı ve milleti böldürmeme misyonu ortak payda oluverdi birdenbire. Oysa ne vatan bölünecekti ne de millet. Bunlara bir de bizim barış ve demokrasi havarilerimiz katılınca şu an önümüzdeki resim ortaya çıkmış oldu. Her biri diğerinin sofrasındaki ekmeğine ne kadar yağa ihtiyaç varsa hiç çekinmeden taşıdı. Çünkü her biri diğerinden besleniyordu. Ve gerçekleşecek olan ‘kardeşlik’ onların hiçbirinin işine gelmiyordu. Bunun için, hiç olmadığı kadar bir şer koalisyonuna ihtiyaçları vardı. Biri sokağa çıkacak slogan atacak, diğeri elinde silahla karşısına çıkacak ve tekbir getirecek, bir diğeri kendi sürüsünü laiklik, cumhuriyet, ilke ve inkılâplar tarlasından artık otlanamayacaklarına ikna edecek, böylece hep birlikte ‘barışın’ karşısında durmayı başaracaklardı. Eee, bu arada bazı insanların canı yanacak, bazı insanlar ölecek, bazı insanlar zarar görecek bu hiç önemli değil. Çünkü “demokrasi bedel ister”di. Ve bu bedel nedense her zaman, gariban halka ödetilmişti. Yine de öyle olacaktı. Parti kapatma kararını protesto eylemlerinde meydana gelen olaylar, çok iyi analiz edilmelidir. İstanbul’da, Dolapdere’de sokaktaki adamın eline tutturulan silah, Muş’ un Bulanık ilçesinde patladı. Muş’ta patlayan silahların ve meydana gelen ölümlerin asıl azmettiricisi gizli şer şurasıdır. ‘Vatanı böldürtmeyeceğiz’ diyen bu siyasi avane, vatandaşı böldü, kamplaştırdı, birbirine düşürdü; hatta öldürttü. Bu daha başlangıç sayılır. Bundan sonra da oluşacak toplumsal kamplaşmanın, patlak verecek sosyal olayların da müsebbibi oldular. Bu çok mu umurlarında? Hayır! Kesinlikle istedikleri buydu. Ve istediklerine kavuştular. Bu siyasi avaneye “basiretsiz” demezsem haklarını teslim etmiş olmam, ancak, hep birlikte önümüze koydukları bu Türkiye fotoğrafı basiretsiz siyasetlerinin bir sonucu değil. Bilakis bunu bilerek ve isteyerek yaptılar. Çünkü kendilerinden sadır olmayan hiçbir şeyin hayat hakkı olamazdı bu ülkede. Hükümet kim oluyor da bir barış projesi hazırlıyor. Halk kim oluyor da ‘barış’ ‘kardeşlik’ diyor. Ülkenin asıl sahipleri zat-ı âlileri olduğu için, vatan – millet – Sakarya adına; cumhuriyet, laiklik, ilke ve inkılâplar adına; demokrasi, barış ve kardeşlik adına neyin hayırlı neyin şerli olduğu konusunda cevaz verme mercileri olarak kendilerini gören bu zevat buna müsaade eder miydi? Etmedi, etmiyor, güçleri yettiğince de etmeyecek. Şer şurasındakiler, bu süreçte birbirlerinin değirmenlerine su taşımayı iyi başarıyorlar. Yıllardır bu ülkede yaşanan savaş ortamının aktörleri birbirlerinin varlık unsurudur. Bunu iyi bildiklerinden, birinin sahneden temizlenmesi diğerinin de yok olması anlamına geldiği için birini dağdan indirmek istediğimizde diğeri “ben dağa çıkarım” diyor. Bu savaş sürsün diye nöbet değişiminden kaçmayanlar ülkeyi yönetmeye aday vatansever siyasetçilerden başkası değil. Gücünü üzerindeki elbisesinden alan apoletliler ile elindeki silahtan güç alan militanlar karşı karşıya görünüyor olsalar da aslında bizim göremediğimiz ‘derin’ bir yerlerde, gücün ortak paydasında buluşuyorlar. Kürd Halkının temsilcisi olduğunu varsayan eli silahlılar, Tokat-Reşadiye eylemiyle barış sürecini, görüşülmekte olan parti kapatma davasını istedikleri yöne kanalize etme amacında olduklarını fiilen ispat etmişlerdir. Barışın olmaması, önünün tıkanması için ölümler olmalıydı ve yasal siyasi hareketin de ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu eylemi üstlenmekle hem mahkemenin işini kolaylaştırmak hem de “yıkılmadım ayaktayım” mesajını vermek mümkündü. Sanırım bunun için üç gün gecikmeli de olsa eylem üstlenildi. Daha önce ki barış sürecini baltalayan 33 erin öldürülmesi eylemini üstlendikleri gibi. Kaybolan prestijin farkında herkes. Bu, prestiji yanlış şekilde aramaya başlamış olmak, ne yaptığını bilmemek demektir. Bu süreç, bu tarz eylemler ve sokak çatışmaları ile Kürd Halkına zarardan başka bir şey vermeyecektir. Sokak eylemlerinden beslenmek kaydıyla “güç bende” anlayışıyla hareket etmek prestij tazelemekten çok güvenirliliği zedelemektedir. Kürd halkı, örgütsel çıkarlardan başka hiçbir değerin dert edilmediği kanısına varmaktadır. Bunun aksine bizi inandıramazsınız artık. Şahini, güvercini fark etmez, silahların gölgesinde siyaset yapanlarımız da süreci namluların gösterdiği istikamette işletmeye devam ettiler. ‘Silahları gömelim’ çağrısı her yinelendiğinde daha da agresifleştiler. Sorunu çözme yeri olan parlamentodaki beceriksizliklerini örtmek için sokağı çözüm yeri olarak gösterdiler. Ve halkı çoluk çocuk sokağa davet etiler. Bunu daha arttırarak geliştirmek, ortamı daha çok germek istediler. Daha önce aldıkları ve duyurdukları partinin kapatılması halinde sine-i millete dönme kararlarını gidip Diyarbekir’ de yeniden duyurmaları ne işe yaradı? Halk sokağa daha fazla çıktı. Muş’un Bulanık ilçesinde kepenk kapattıramadıkları bir esnafın dükkânı taşlandı, molotoflandı. Ya sonra. Sonrası şu; O esnaf devletin kendisine daha önce vermiş olduğu korucu silahı kaleşnikofla kalabalığın üzerine ateş açtı. İki vatandaş hayatını kaybetti, sekiz vatandaş ise yaralandı. Demokrasi ve özgürlüğün mücadelesini vereceksin; ama senin kararına katılmayana özgür iradesiyle hareket edip kepenk indirmeyen esnafa (kim ve ne olursa olsun) hayat hakkı tanımayacaksın. Barış ve kardeşlik diyeceksin öbür tarafta da yıllardır muhbir olarak kullandığın adama verdiğin silahla adam öldürteceksin. Hadi bakalım buyurun cenaze namazına… fitrat.com