Şehit Orhan Korkmaz’ı Anlamak!

 

Bütün şehadetler kutludur,

Hepsinin mesajları yücedir,

Şehitlerin hepsi meşaledir,

Geriye kalanlara numunedir…

Ama kimi şehitler var ki hatıraları ve bıraktıkları miras, geriye kalanlar için daha bir farklı mesajlar içerir.

Şehit Orhan Korkmaz böyle bir şehadetin, böyle bir mirasın timsalidir.

Çünkü O sadece inandığı gibi yaşamanın bedelini yakın tarihte hiçbirinin yaşamadığı bir şekilde ödedi.

Çünkü O’nun başına gelenleri ancak efsanelerde duymak mümkündü. Ya da Ashabı Uhdud kıssasında olduğu gibi tarihte kutsal metinlerin kaydına geçecek kadar istisna bir durumdu.

Orhan Korkmaz kuldan korkmazlığın, sadece Allah’tan korkmanın örnekliğini bizlere en iyi anlatan; hayatıyla şahit, ölümüyle şehit bir şahsiyettir. Onun şehid ediliş şekli kullara korku salmayı maharet sananlara ne denli aciz ne denli zavallı olduklarının ispatını yapan silinmez bir belgedir.

1980-1990 arası yıllar genelde tüm Türkiye’de özelde de Türkiye Kürdistan’ında İslami şuurlanmanın yaygınlaştığı, o günün koşullarında İslami faaliyetlerin ivme kazandığı yıllardır. Özellikle belli sayıda insanın önderliğinde gelişen bir şuurlanma süreciydi bu. Olgunlaşmış, nitelik açışından belli bir eşiği aşmış öncü kadro sayısı kâfi dereceye ulaşmamıştı. Bir yandan bu süreci doğru okuyacak, yönlendirecek ve yönetecek kadroların oluşması için yoğun eğitim faaliyetleri yapılırken diğer yandan da var olan teveccühe cevap vermenin zorluğu yaşanıyordu.

O yıllarda Kürt Ulusal Hareketi de tamamen PKK’nin temsiliyetinde ve önderliğinde gelişiyor; diğer bütün Kürt ulusalcıları farklı nedenlerden dolayı olsa da ulusalcıların birleşmesi gereken adresin PKK olduğunu savunuyordu.

Böyle bir süreç yaşanırken PKK, yakaladığı tarihi fırsatın farkında olarak Kürt halkının yegâne temsilciliğine soyundu. Bu temsiliyeti yapmanın kendi hakkı olduğuna olan inancı öylesine gözlerini kararttı ki, kim buna karşı en küçük bir çekince dahi koysa hain ve işbirlikçi olamaya namzetti. Bu çekince o kişinin bir ajan olması için yeterli nedendi.

Siyasal bilinç açısından oldukça ham olan bölge halkı yılların getirdiği devletin baskı ve yok sayma politikaları karşısında kendilerini temsil etme gücüne ulaşan bu hareketi ciddi bir tanıma, gözlemleme, deneme ve kritiğe tabi tutmadan gözü kapalı bir şekilde sahiplendi. Dolayısıyla PKK bölgede devletin karşısında halkın yegâne temsilcisi olarak sahnede rol almaya başladı.

Bu sırada yukarda sözünü ettiğimiz İslami şuurlanma süreci de hızla gelişiyor ve bu süreçte İslami çalışmalara katılan insanlar hatırı sayılır bir kemiyete ve yabana atılmayacak bir keyfiyete kavuşuyordu.

O günün koşullarında en iyi okuyan, dünyayı en iyi takip eden, çalışmalarında ahlaki değerlere bağlılığı, kişilikli ve kimlikli olmayı en çok önemseyen kesim İslami kesimdi.

Kürt ulusal hareketi için Kürdistan sınırsız bir imkân sunan coğrafya haline gelmeliydi. Bütün gençlik ulusal harekete katılmalıydı. Ancak İslami faaliyetlerin olması bu potansiyelin ikinci bir adrese kayması ihtimalini de beraberinde getiriyordu. Yani gençlik bir alternatife sahip durumdaydı. Bir alternatif çalışmayı ve adresi hazmetmesi düşünülemezdi PKK’nin. Zira geçmişten getirdiği ve genetik özelliği olan tek olma; başkasını yok edip yemedeki oburluğu buna müsaade edemezdi. Bu yüzden alternatif adresler oluşturan kadrolar hedef seçilmeye başlandı. Nerde bir öncü kişilik varsa onlar hedef seçilecek, bu öncüler yok edilince süreç kendi istedikleri mecraya doğru yol alacaktı.

İşte böyle bir süreçte bilinçli olarak hedef seçilenlerden biri de Rahmetli Şehid Orhan Korkmaz’dır. Yaşadığı yerde etrafında öbek öbek gençlerin oluştuğunu görenler bunu hazmedemeyip onu hedef haline getirdiler.

Fikir meydanında, düşünce sathında onunla baş edemeyenler en bildik, en ilkel, en aşina oldukları yöntemlerini uygulamaktan başka bir seçeneğe sahip olamazlardı. Böyle bir planı yaparlarken bile sinsi ve alçak yöntemleri kullanmakta bir beis görmeyenler Orhan Hoca’nın şahsında bütün İslami kesimin öncülerine mesaj yolluyorlardı.

Orhan Hocanın şehid edilişinden ve şehid edilirken uygulanan insanlık dışı ve vahşi işkencelerden çıkarılması gereken birkaç ders vardır.

Birincisi: Zalimlik sınır tanımaz bir vasıftır. Adaletten ve insanlıktan sapmanın belli bir durağı yoktur. İnsan sapmaya görsün sapınca nerde duracağı asla kestirilemez. Gidebildiği kadar, gücü ve ömrü kifayet ettiği kadar sapkınlıkta terakki eder.

Orhan Hocanın şehadeti zulüm karakteristiği olan PKK hareketinin ne denli pervasız olduğunun tarihe geçmiş belgesidir.

İkincisi: PKK varlık nedeni olduğunu iddia ettiği ve davasını dayandırdığı “özgürlüğü” başkasına asla reva görmez. Özgürlükten kasıtları ancak kendilerine yaradığı kadarıyladır. Onların her yaptığını olumlayıp onaylamazsanız siz ölümün en acısını hak ediyorsunuzdur.

İddiasıyla icraatı birbirine bu denli tezat oluşturan bir hareket kitlelere güven veremez…

Üçüncüsü: Bir davanın temsilciliğini yapmak o davanın öncülüğünü üstlenmek zaruri olarak o davaya düşman olanların hedefi olmayı beraberinde getirir. Sizin bir başkasını düşman telakki etmeniz gerekmez. Siz bir tez sahibiyseniz birileri sizin anti teziniz olmaya adaydır ve antitez olmanın gereklerini mutlaka yapmak isterler.

Dördüncüsü: Rahmetli Orhan Hoca’nın şehid ediliş şekli kelimelerin anlatamayacağı kadar vahşicedir ve bu yöntemle şehid edilişi şunu göstermiştir. Düşmanlık yaparken kural tanımayanların dostluklarına güvenenler, er geç yanılacaklardır. Bu yüzden PKK hareketi düşmanlığında sınıfta kaldığı için ezilmişlerin dostu olma şansını külliyen kaybetmiştir. Düşmanlığını mertçe yapamayanların dostluklarına güvenenler yanılgılarının faturasını ağır öderler.

Şehadetinin 17. yıldönümünde aziz şehit Orhan Korkmaz’ı rahmetle ve minnetle anıyor mücadelesindeki örnekliğini bütün dava sahiplerinin örnek alması gerektiğine olan inancımızı tazeliyoruz.

Onu şehit edenler onun şahsında bir mesaj göndermek istemişlerdi. “Ya terk edin ya da sonunuz bu olur!” diye. Ama şunu bilmeleri gerekir ki Orhan Hoca’nın mesajı onların mesajını silip süpürdü. Çünkü Orhan Korkmaz’ın da mesajı şuydu: “Biz terk etmeyiz velev ki sonumuz bu şekilde bir ölüm olsa bile…”

Ruhun şad olsun aziz Şehid!

Selamlar sana ve dostlarına!

Bel ehyaün velakin la teşuurun!

Onlar diridirler lakin siz farkında değilsiniz!

Ne mutlu ölümleri dirilik olanlara!

Maasselam!

ahmetkaya@fitrat.com

KAYIP…

 


Ergenekon soruşturması derinleştikçe sistemin kanlı ve kirli icraatları birer birer deşifre oluyor.

Jitem’in ve taşeronlarının işlediği cinayetler ayyuka çıkıyor.

İtirafçılar konuşuyor, cinayetler ve mücrimlerle dolu tarih aydınlanıyor. Belgeler, krokiler saçılıyor ortaya; rejimin kurban ettiği mazlumlar hakkında bilgilere ulaşılıyor.

Ama adlî girişimler sonuçsuz kalıyor, suç dosyaları Genelkurmay tarafından bloke ediliyor. Kürt coğrafyasındaki binlerce fail-i meçhul! cinayet ve kaybolma hadisesi yeterince araştırılmıyor. Bazı mihraklar katilleri koruyor, suçu örtbas ediyor…

Kürt ve Türk aydınlarının, kanaat önderlerinin, muhaliflerin, âlimlerin, ayrımcılığa maruz kaldığı için sesini yükseltenlerin binlercesinden haber alınamıyor. Onlar kayıp…

Onlar Devlet terörünün ve zulmün işbirlikçilerinin kurbanları…

Sistemin cesetlerine dahi tahammül edemediği insanların külleriyle kaynıyor toprak…

Onların mezarları yok; yaşayıp yaşamadıkları bilinmiyor.

Asit kuyuları, dağ etekleri, ormanların derinlikleri, hücre evleri ve dere yatakları hangi çığlıkları gizliyor? Kimse bilmiyor!

Gün geçtikçe acı daha da büyüyor, yas koyulaşıyor, umutsuzluk isyana dönüşüyor…

Fidan Güngör de binlerce kayıptan biri…

11 Eylül 1994 yılından beri kendisinden haber alınamıyor.

Olayla ilgisi bulunan şahıslar ve itirafçılar yeterince sorgulanmıyor. Olayın aydınlatılması için gereken girişimler yapılmıyor. Eldeki veriler değerlendirilmiyor? 1000 sayfalık Ergenekon iddianamesinde bir kez bile adı geçmiyor.

Kederli ailesi ve dostlarının 15 yıllık bekleyiş ve girişimlerinin sonucunda hiçbir somut sonuca ulaşılamadı.

Bütün fail-i meçhul cinayetlerin ve kayıpların aydınlatılmasını arzuladığımız gibi Fidan Güngör’ün de kaybının aydınlatılmasını ve yıllardır süren acının bir nebze de olsa teskin edilmesini istiyoruz.

İnsanlığını ve vicdanını yitirmemiş herkese sesleniyoruz. Bu belirsizlik bitsin artık! Hak yerini bulsun, sorumluluğu olanlar cezalandırılsın.

Acılı ailelerin yaralarını saracak, onlara teselli olacak sonuçlara ulaşılsın.

Müjde veya kara haber; ama bir sonuca bağlansın…

Bitsin artık bu her şeyi boğan sessizlik…

 

Mumcu’nun cesedine 10,5 milyar

Alıntıdır...

Türkiye’deki egemen rejimin çifte standartlarla idare edildiği ve bu standartların olumsuz ucunun her seferinde, Allah’ın dinini hayatın merkezine alan Müslümanlara dokunduğu malumunuz.

Bu çifte standartların en son örneği, Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayında ihmalkar oluşu nedeniyle devletin Mumcu ailesine 10,5Milyar TL ödemesinde yaşandı. Zira Fidan Güngör 2,5 yıla varan bir süredir kayıp olduğu halde bırakın kusurlu bulunmasını devletin en ufak bir girişimi dahi yok. Bu da kuşkuların eski adresinde kalmaya devam etmesini doğruluyor.

Ayrıca şu son Susurluk olayının olup-geliştiği dönemde değinen Cuma Dergisi’nin 08-14 Kasım 1996 tarihli sayısından aşağıdaki alıntıyı yapmayı uygun bulduk. İslami mes’elelere olan hassasiyetlerinden dolayı kendilerini tebrik ediyoruz. –SEBAT–

Yıl:1 Sayı:12 Aralık 1996 Fiyatı: 150.000 TL

  

Mumcu’nun cesedine

10,5 milyar

 

Geçtiğimiz hafta, Uğur Mumcu’nun ailesi mumcu’nun ölümünden devletin kusurlu olması sebebiyle, devletten 10,5 milyar lira tazminat aldı.

Herkesi şaşkına çeviren bu karar, Türkiye’de yeni tartışmalara sebep olacağı muhakkak.

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti son yıllarda tabir yerindeyse tam bir faili meçhuller ülkesine dönüştü. Özellikle Doğu ve Güneydoğu yöremizde yoğun olarak yaşayan kürt vatandaşlarımız, faili meçhulden en çok naibini alanların başında geldi. İkinci sırayı da İslami bir yaşam tarzını benimseyen insanlar aldı.

 

FİDAN GÜNGÖR’ÜN CESEDİ BİLE YOK

Doğu’daki İslami hassasiyetin önemli isimlerinden olan Fidan GÜNGÖR, iki yılı aşkın süredir hala kayıp. Yapılan bütün müracatlar neticesiz kaldı. Görgü tanıklarının ifadesine göre, Fidan GÜNGÖR’ü bir Reno TX veya GTS marka otomobilden inen üç kişi kaçırdı. Şahitlerin bu ifadeleri ile birlikte İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı’na başvuruda bulunan Güngör’ün ailesi hala bir cevap almış değil. Sonuçsuz kalan bütün müracatlar, ister istemez şu şüpheyi daha da güçlü kılıyor.

 

GÜNGÖR’Ü DEVLET Mİ KAÇIRDI?

Bu iddia hiç de yabana atılacak bir ihtimal değil. Çünkü Fidan GÜNGÖR, Güneydoğu’da Müslüman Kürtler’in PKK’ya karşı kullanılmasına direniyor ve yayın yoluyla bütün Türkiye Müslümanlarını uyarıyordu.

Fidan GÜNGÖR, bu girişimle Doğu ve Güneydoğu’da sözde “Hizbullah”-Kontrgerilla işbirliğine çomak sokuyor, onların kurduğu pis tuzağa Müslümanların düşmesine engel oluyordu. Güngör, bu direnişiyle bir yandan Müslümanların Doğu’daki kirli savaşın içine çekilmelerine engel olurken, diğer taraftan da şu an için çok lüzumsuz olan PKK-Müslüman çatışmasını engelliyordu.

Güngör, bu pis oyunu engelleyince, malum merkezler tarafından aşırı baskıya uğramış ve hayatına kastedilmiştir. Bu baskılarda bir nebze olsun uzak durmak ve ailesini korumak için geldiği İstanbul’da, bir sabah evinden çıktıktan sonra kaçırılıyordu. Güngör’ün kaçırılmasından sonra kamuoyunun bütün bakılarına kulağını tıkayan hükümetler, bütün şüphelerin “malum merkezler” üzerinde toplanmsına sebep oldular.

 

MUMCU’YU DEVLET Mİ ÖLDÜRDÜ?

Fidan GÜNGÖR’ün “kaybolmasına” na kulağını tıkayan devlet Cuntacı darbe taraftarı yerli ve İslam-Kültürüne karşı Batılı değerleri savunan Uğur Mumcu’nun öldürülmesinde kendisini suçlu gördü. Uğur Mumcu, öldürülmeden önce gerek kendi sütununun ve gerekse kendi yakın çevresinde “PKK-MİT ilişkisine dair ipuçları” bulunduğunu üzeri kapalı olarak açıklamıştı.


İşte bu ‘erken ötme’ Mumcu’nun ölümüne sebep olarak gösterildi. Akabinde yapılan bazı araştırmalar Mumcu’nun ölümünde MOSSAD ve yerli bazı mihrakların varlığını gösteriyordu. Eylem biçimi dünya istihbarat örgütleri arasında MOSSAD’ınkine çok benziyordu. Çünkü “MOSSAD”ın taktiği hedefi tamamen yok etmek olduğunu artık dağdaki çobanlar bile biliyordu.

Bütün bu kuvvetli ihtimaller ve şüpheler neticesinde, T.C. tarihinde ilk kez bir vatandaşın ölümünden devlet kendini sorumlu tutuyor ve 10,5 milyar TL maktülün ailesine veriyor.

Ankara 4.İdare Mahkemesi, 24 Ocak 1993’te evinin önünde bombalı bir suikasta kurban giden Mumcu’nun eşi Güldal MUMCU’yla çocukları Özgür ve Özge MUMCU’nun, İçişleri bakanlığı aleyhine açtığı, 5milyar 85milyon liralık maddi, 30milyarlık manevi tazminat davasını sonuçlandırdı. Mahkeme, olayda “İçişleri Bakanlığı’nın ağır hizmet kusuru” bulunduğu iddiasını kabul etmezken, zararın “kusursuz sorumluluk ve kolektif sorumluluk” ilkesi gereğince karşılanması gerektiğine hükmetti. Karar şöyle:

“Temel görevi kişilerin can ve mal güvenliğini korumak olan devlet, bunun için teşkilat kurmak, her türlü olanak ve aracı temin etmek ve hizmete hazır halde bulundurmakla yükümlüdür. Günün koşullarına göre, doğması olası bazı olayların önlenmesi için gerekli önlemlerin alınması da bu görevin bir parçasıdır. İdarenin bu hukuki sorumluluğu, Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukuk devleti olma niteliğinin doğal sonucudur. Bu sorumluluğu, yerine getirilmesi veya geç getirilmesi sonucu uğranılan zararın idarece tazmini, Anayasa’nın 125. maddesinde yerini bulmaktadır.”

Günümüzde idarenin hizmet alanının genişlemesi, sosyal ve teknik gelişmelerin ve insan hak ve özgürlükleriyle sosyal devlet kavramlarının önem kazanması sonucu, idari hizmette bir gecikme ve aksama olmasa da nedensellik bağının bulunması şartıyla doğan zararın idarece karşılanması gerekir. Aksi halde, oluşan zararın bir veya birkaç kişiye yükletilmesi söz konusu olur ki, buna da ne eşitlik esası, ne de hakkaniyet ve nesafet kuralları izin verir.

 

DEVLET SORUMLU

“İdarenin sorumluluğu yalnızca hizmet kusuru ilkeleriyle sınırlı tutulamaz. ‘Kusursuz sorumluluk, objektif sorumluluk ve kolektif sorumluluk’ anlayışına dayalı sosyal risk ilklerine göre de idarenin sorumlu tutulacağı yerleşik yargı kararlarıyla kabul görmüştür. Ülkenin içinde bulunduğu yoğun terör eylemlerinin birinde, toplumun bir bireyi olarak hedef seçilen Mumcu’nun mirasçılarının bu kayıp nedeniyle uğradıkları zararların ‘kusursuz sorumluluk ve kolektif sorumluluk’ ilkesi uyarınca tazmin edilmesi gerekmektedir”

Mahkeme kararında, bilirkişi maddi tazminata ilişkin raporuna da yer verilmedi. Buna göre, maddi tazminat istemini araştıran bilirkişi, Güldal Mumcu için 18Milyar 18Milyon 38Bin lira oğlu Özgür için 1Milyar 929Milyon 18Bin 953Lira kızı Özge için de 4Milyar 329Milyon 13Bin 435Lira olmak üzere toplam 24Milyar 306Milyon 0Bin 586Lira maddi kayıp tespit etti. Yasa gereği istenilen maddi tazminat miktarını istemle sınırlı tutan mahkeme, Güldal Mumcu’ya 3Milyar 292Milyon 500Bin lira, Özgür Mumcu’ya 630 Milyon lira. Özge Mumcu’ya 1Milyar 72Milyon 500Bin lira suikastta parçalanan araba için de 90Milyon yerine 60Milyon lira ödenmesine karar verdi. Kararda bu miktarın Mumcu Ailesi’nin İçişleri Bakanlığına tazminat istemiyle yaptığı başvurunun reddedildiği 20 Mart 1994’den itibaren yıllık yüzde 30 yasal faizle ödenmesi benimsendi.

Mahkeme, 10’ar milyar lira manevi tazminat isteyen davacılara 2 ve 1,5 ar milyar lira olmak üzere toplam 5 milyar lira ödenmesine karar verirken faiz istemini “yürütülmesinin mümkün olmadığı” gerekçesiyle reddetti…

 

Bekle bizi israil beklediğin her yerde, bekle bizi israil beklemediğin her yerde
'Nasrallah

Gidin israile söyleyin: Biz Muhammed (S.A.V) ordusuyuz geri döndük ve kudüs yolunda ilerliyoruz
Abbas MUSAVİ


İsraile taş atan çocukların el ve pazularını öperim.
İmam Humeyni


ZEKİ SAVAŞ'IN

Birinci baskısı kısa sürede tükenen kitabın ikinci baskısı 20 Aralık'ta çıkıyor.

16/12/2008

Zeki SAVAŞ'ın "ORTAK PAYDA"

kitabı yoğun ilgi ile karşılanmış

ve birinci baskısı kısa

sürede tükenmiştir.

Taleplerin karşılanması

için ikinci baskı

20 Aralık 2008 tarihinde

okurları ile buluşacaktır.

 





Zeki Savaş’ın Ortak Payda- Biz Neyi Talep Ediyoruz?- isimli kitabının ikinci baskısı çıktı.

Zeki Savaş bu eserinde din, özgürlükler, ortak paydalar üzerinden hak talepleri ve temel sorunlarla ilgili değerlendirme ve önerilerde bulunuyor.

Özedönüş Yayınları kitabın ikinci baskısı münasebetiyle bir açıklama yaptı. Açıklamada şu hususlara yer verildi:

“Sayın Zeki Savaş’ın Ortak Payda isimli eserinin birinci baskısı kısa sürede tükenmiştir. Kitabın gördüğü ilgi, İslamî camianın kendi gündem ve tezleri üzerinde yürüttüğü verimli paylaşımların bir göstergesi olması bakımından oldukça sevindiricidir.

Özgün içeriği, somut önerilerde bulunması, sosyo/siyasal meselelere fıkıh metodolojisinden hareketle çözümler aranması ve yazarın gözlem ve tecrübelerinin izdüşümlerini taşıması gibi özellikler, kitabın önemini daha da arttırmaktadır. Eserin tanıtımı ve hak ettiği ölçüde gündemleşmesi için okuyucuların katkılarını bekliyoruz.

Çalışmanın hayırlara vesile olmasını temenni ederken; birinci baskıdaki bazı baskı hatalarının giderildiğini de hatırlatmak isteriz.”

Kitabın Adı:ORTAK PAYDA

-Biz Neyi Talep Ediyoruz?

Yazarı:ZEKİ SAVAŞ

Yayınevi:ÖZE DÖNÜŞ YAYINLARI

Yayın Tarihi:Ekim 2008,İstanbul

Sayfa: 208 Sayfa

Fiyatı: 7 ytl.

Sipariş İçin İletişim: 0538 818 60 69

Arka Kapak Yazısı

Bu çalışmada iki temel konu ele alınmıştır. Birincisi; Hangi ideolojik ve dini temelde gelişmiş olursa olsun, bütün muhalif hareketlerin ortak paydası olarak savunulan “özgürlük” talebi; bu ortak talepte dayanışma ve muhalif hareketlerin birbirleriyle çatışmadan özgürlük ortak paydasının altını kendi değerleri doğrultusunda ve başkalarının özgürlüğüne zarar vermeyecek nitelikte doldurması.

İkincisi, İslami düşünce, kaygı ve duyarlılığı olanların İslam'ı koruma, geliştirme ve gelecek kuşaklara aktarma sorumluluklarını daha iyi eda edebilecekleri bir çerçeve ve ufuk sunma çabası şeklinde özetlenebilir.

‘Biz Neyi Talep Ediyoruz?’ başlığı ve muhtevasının, kendi vatanında özgürce yaşayamadığını iliklerine kadar hisseden herkes için ve özellikle de İslami duyarlılığı olanlar için müşterek bir manifesto veya en azından kesişen ortak talepler olarak kabul görebileceğini umut ediyorum. Dile getirdiğim taleplerin inanç, düşünce ve etnik temelde özgürlüğünün kısıtlandığını hisseden herkesin arzusu ve özlemi olduğuna inanıyorum.

ZEKİ SAVAŞ: 

1964 yılında Diyarbakır’da doğdu. İlkokulu ve İmam Hatip Lisesini Diyarbakır’da okudu. 1985 yılında Dicle Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. Lise ve üniversite yıllarında ve bir süre de üniversiteden sonra bölgedeki medreselerde eğitim gördü. 1989 yılında üniversite eğitimini tamamladı. Üniversiteyi bitirdikten sonra serbest çalışmayı tercih eden yazarın, Tevhid, Hira, Sebat, Yeryüzü dergilerinde ve Selam Gazetesi’nde yazıları yayımlandı.

Arapça ve Farsça bilen yazar, kültürel çalışmalarını sürdürmektedir.

height:400px; border-color: #ABC6DD; font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif; font-size:14px; padding: 6px; ">

TEBRİK

 

tüm dostlara hayırlar getirmesi temennisiyle,

bayramların tüm insanlığa gül kokulu baharlar getirmesi ümidiyle...

bayramınız mübarek olsun.

Allah'a emanet olun

 

Özgür Eğitim-Sen’den 24 Kasım’a Boykot

EĞİTİMCİYİZ! DARBEYE KARŞIYIZ!

24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ KUTLAMAYACAĞIZ!

 

Öğretmenler Günü 1981'den beri 24 Kasım'da kutlanıyor. Bugünün 24 Kasım'da kutlanmasına karar verenlerse 1980'de meclisi basıp ülkeyi silah zoruyla ele geçiren darbecilerdir.

 

1980'de meclisi işgal ederek kendi yaptıkları anti özgürlükçü anayasayı, YÖK ve benzeri kurumları millete dayatan darbeciler öğretmenlere de "24 Kasım Öğretmenler Günü" adı altında bir gün dayatmışlardır.

 

Maalesef anayasasıyla, kurumlarıyla ve günleriyle darbecilik hala yaşamakta, ülke üzerindeki baskı,  dayatma ve zorbalığına devam ettirmektedir.

 

Darbecilerin işgal ettikleri alanlardan kışlalarına çekilmeleriyle, darbenin bittiğini düşünenler yanılıyorlar.

 

Geri çekilirlerken sistemin, halka rağmen, kendi egemenlik ve çıkarları için hizmet verecek birtakım kurumlar tahkim etmiş, günler tertiplemişlerdir.

 

Bu kurumlar ve günler üzerinden varlıklarını hep koruya gelmişlerdir.

 

Eğitim camiamızı uyarmak istiyoruz!

 

24 Kasım günü farkında olmadan kutladığınız şey darbedir. Eğer darbeye ve darbecilere karşı sahici bir direnç göstermek istiyorsak o zaman darbeyi tüm kalıntılarıyla içimizden temizlemeliyiz. Milleti yok sayanların millete verebilecekleri hediye prangadan başka bir şey olamaz.

 

Her şeyin "bize göresini" uydurdukları gibi öğretmenler gününün de "bize göresini" uydurarak ülkeyi evrensel olan her şeye kapattılar.

 

MEB'E ÇAĞRIMIZ

 

Darbecilerin ihdas ettiği bugün kutlamalardan kaldırılmalıdır. Kutlayacağımız güne darbecilerin karar vermesi biz eğitimciler için utanç vericidir. Bu utancı sırtımızda daha fazla taşımak istemiyoruz.

 

Öğretmenler günü, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü olmalıdır. Tüm dünya öğretmenleriyle aynı günde öğretmenler gününü kutlamak istiyoruz. Milli Eğitim Bakanlığından bu konuda hassasiyet ve düzenleme bekliyoruz.

 

Özgür bir gelecek, özgür eğitimden geçer diyen, darbeye ve darbecilere karşı olan tüm eğitim çalışanlarını bugünü kutlamamaya, kutlama etkinliklerine katılmayarak protesto etmeye çağırıyoruz.

 

Yusuf Tanrıverdi

ÖZGÜR EĞİTİM-SEN GENEL BAŞKANI