Buyurun Cenaze Namazına!

     Şeref SİDAR



Toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinin her zaman sancılı olduğu sosyolojik bir gerçektir.

 

Türkiye toplumunda hükümetin hayata geçirmeye çalıştığı demokratikleşme sürecinin zahmetsiz olmayacağı ta baştan beri aşikâr idi. Çünkü Türkiye’yi demokratikleştirmeye çalışanlar her şeyden önce ellerindeki ‘velede’ bir türlü bir isim bulamadılar. Veledin polis akademisinde doğmuş olması da ayrıca büyük bir talihsizlik. Türkiye’nin demokratikleşmesi gerektiğine inananların karşısında ‘bu kadar demokrasi bize fazla gelir’ endişesiyle panikleyen milli şef ruhunu hortlatanlar, asla aynı kulvarda siyaset yapmamış kendini taraf görenler, sindirilemeyenler, birlikte cennete dahi gitmek istemeyenler vardı ve bütün bu zümreler ülkeyi inadına kaosa sürüklemek için elbirliği etmişçesine işbaşına geçtiler.

 

Toplumsal dönüşümlerin sancılı olduğu genel bir kabul olsa da, Türkiye’de yaşanan bu süreçte anormalliklerin meydana gelmesi, bir kaos ortamının oluşması sosyal değişimin olağan seyri içinde oluşması kabul edilebilir sancılı bir durum değildir. Bu yaşanan olaylar tamamen provakatif eylemlerdir. Bir ev kurup kurduğu evi yönetemeyen, oturduğu koltuktan kalkmamaktan başka bir derdi olmayan, bir milletin geleceğini bir tek kişinin 17 cm2 lik darlığına hapseden insanlar ülke yönetmeyi başarabilirler mi?    

 

Saltanatlarını vatan–millet-Sakarya üçlüsüne borçlu olanlara ve mili şefin evlatlarına ülkenin asıl sahiplerinin kendileri olduğu vehmi gelince, vatanı ve milleti böldürmeme misyonu ortak payda oluverdi birdenbire. Oysa ne vatan bölünecekti ne de millet. Bunlara bir de bizim barış ve demokrasi havarilerimiz katılınca şu an önümüzdeki resim ortaya çıkmış oldu. Her biri diğerinin sofrasındaki ekmeğine ne kadar yağa ihtiyaç varsa hiç çekinmeden taşıdı. Çünkü her biri diğerinden besleniyordu. Ve gerçekleşecek olan ‘kardeşlik’ onların hiçbirinin işine gelmiyordu. Bunun için, hiç olmadığı kadar bir şer koalisyonuna ihtiyaçları vardı. Biri sokağa çıkacak slogan atacak, diğeri elinde silahla karşısına çıkacak ve tekbir getirecek, bir diğeri kendi sürüsünü laiklik, cumhuriyet, ilke ve inkılâplar tarlasından artık otlanamayacaklarına ikna edecek, böylece hep birlikte ‘barışın’ karşısında durmayı başaracaklardı. Eee, bu arada bazı insanların canı yanacak, bazı insanlar ölecek, bazı insanlar zarar görecek bu hiç önemli değil. Çünkü “demokrasi bedel ister”di. Ve bu bedel nedense her zaman, gariban halka ödetilmişti. Yine de öyle olacaktı.

 

Parti kapatma kararını protesto eylemlerinde meydana gelen olaylar, çok iyi analiz edilmelidir.

İstanbul’da, Dolapdere’de sokaktaki adamın eline tutturulan silah, Muş’ un Bulanık ilçesinde patladı. Muş’ta patlayan silahların ve meydana gelen ölümlerin asıl azmettiricisi gizli şer şurasıdır.  

 

‘Vatanı böldürtmeyeceğiz’ diyen bu siyasi avane, vatandaşı böldü, kamplaştırdı, birbirine düşürdü; hatta öldürttü. Bu daha başlangıç sayılır. Bundan sonra da oluşacak toplumsal kamplaşmanın, patlak verecek sosyal olayların da müsebbibi oldular. Bu çok mu umurlarında? Hayır! Kesinlikle istedikleri buydu. Ve istediklerine kavuştular. Bu siyasi avaneye “basiretsiz” demezsem haklarını teslim etmiş olmam, ancak, hep birlikte önümüze koydukları bu Türkiye fotoğrafı basiretsiz siyasetlerinin bir sonucu değil. Bilakis bunu bilerek ve isteyerek yaptılar. Çünkü kendilerinden sadır olmayan hiçbir şeyin hayat hakkı olamazdı bu ülkede. Hükümet kim oluyor da bir barış projesi hazırlıyor. Halk kim oluyor da ‘barış’ ‘kardeşlik’ diyor.  Ülkenin asıl sahipleri zat-ı âlileri olduğu için, vatan – millet – Sakarya adına; cumhuriyet, laiklik, ilke ve inkılâplar adına; demokrasi, barış ve kardeşlik adına neyin hayırlı neyin şerli olduğu konusunda cevaz verme mercileri olarak kendilerini gören bu zevat buna müsaade eder miydi? Etmedi, etmiyor, güçleri yettiğince de etmeyecek.  

 

Şer şurasındakiler, bu süreçte birbirlerinin değirmenlerine su taşımayı iyi başarıyorlar.  Yıllardır bu ülkede yaşanan savaş ortamının aktörleri birbirlerinin varlık unsurudur. Bunu iyi bildiklerinden, birinin sahneden temizlenmesi diğerinin de yok olması anlamına geldiği için birini dağdan indirmek istediğimizde diğeri “ben dağa çıkarım” diyor. Bu savaş sürsün diye nöbet değişiminden kaçmayanlar ülkeyi yönetmeye aday vatansever siyasetçilerden başkası değil.

 

Gücünü üzerindeki elbisesinden alan apoletliler ile elindeki silahtan güç alan militanlar karşı karşıya görünüyor olsalar da aslında bizim göremediğimiz ‘derin’ bir yerlerde, gücün ortak paydasında buluşuyorlar.

 

Kürd Halkının temsilcisi olduğunu varsayan eli silahlılar, Tokat-Reşadiye eylemiyle barış sürecini, görüşülmekte olan parti kapatma davasını istedikleri yöne kanalize etme amacında olduklarını fiilen ispat etmişlerdir. Barışın olmaması, önünün tıkanması için ölümler olmalıydı ve yasal siyasi hareketin de ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu eylemi üstlenmekle hem mahkemenin işini kolaylaştırmak hem de “yıkılmadım ayaktayım” mesajını vermek mümkündü. Sanırım bunun için üç gün gecikmeli de olsa eylem üstlenildi. Daha önce ki barış sürecini baltalayan 33 erin öldürülmesi eylemini üstlendikleri gibi.

 

Kaybolan prestijin farkında herkes. Bu, prestiji yanlış şekilde aramaya başlamış olmak, ne yaptığını bilmemek demektir. Bu süreç, bu tarz eylemler ve sokak çatışmaları ile Kürd Halkına zarardan başka bir şey vermeyecektir. Sokak eylemlerinden beslenmek kaydıyla “güç bende” anlayışıyla hareket etmek prestij tazelemekten çok güvenirliliği zedelemektedir. Kürd halkı, örgütsel çıkarlardan başka hiçbir değerin dert edilmediği kanısına varmaktadır. Bunun aksine bizi inandıramazsınız artık.

 

Şahini, güvercini fark etmez, silahların gölgesinde siyaset yapanlarımız da süreci namluların gösterdiği istikamette işletmeye devam ettiler. ‘Silahları gömelim’ çağrısı her yinelendiğinde daha da agresifleştiler.  Sorunu çözme yeri olan parlamentodaki beceriksizliklerini örtmek için sokağı çözüm yeri olarak gösterdiler. Ve halkı çoluk çocuk sokağa davet etiler. Bunu daha arttırarak geliştirmek, ortamı daha çok germek istediler. Daha önce aldıkları ve duyurdukları partinin kapatılması halinde sine-i millete dönme kararlarını gidip Diyarbekir’ de yeniden duyurmaları ne işe yaradı? Halk sokağa daha fazla çıktı. Muş’un Bulanık ilçesinde kepenk kapattıramadıkları bir esnafın dükkânı taşlandı, molotoflandı. Ya sonra. Sonrası şu; O esnaf devletin kendisine daha önce vermiş olduğu korucu silahı kaleşnikofla kalabalığın üzerine ateş açtı.  İki vatandaş hayatını kaybetti, sekiz vatandaş ise yaralandı.

 

Demokrasi ve özgürlüğün mücadelesini vereceksin; ama senin kararına katılmayana

özgür iradesiyle hareket edip kepenk indirmeyen esnafa (kim ve ne olursa olsun) hayat hakkı tanımayacaksın.

 

Barış ve kardeşlik diyeceksin öbür tarafta da yıllardır muhbir olarak kullandığın adama verdiğin silahla adam öldürteceksin.

Hadi bakalım buyurun cenaze namazına…


fitrat.com

Yıldırım Düşse Sizden Biliriz

Zeki SAVAŞ


Ergenekon’un deşifre edilen boyutları, deşifre edilemeyen kısmıyla ilgili herkesin kaygısını arttırmıştı. PKK’nin içindeki uzantıları da kaygıları katmerleştirmeye yetiyordu. Hayata geçirilemeden etkisizleştirilen eylem planları, hayata geçirebilecekleri eylemler hakkında hepimizin teyakkuz halinde yaşamamıza neden olmuştu.

Bahar mevsimindeki güneşli havanın aniden değişip dolu yağabileceği gibi, güneşlenmeye yüz tutan ülkenin her an, açığa çıkarılmamış bir eylem planının hayata geçirilerek karanlığa gömülmek isteneceği kaygıları herkeste vardı.

Toplumun kahir ekseriyeti, ülkeyi kaosa götürecek her gelişmeyi Ergenekon’dan bilecek bir kaygıyı taşımaktaydı.

İşte tam bu sırada bir günde sokaklar karıştı, arkasından Tokat gibi en milliyetçi bir ilde yedi asker sisli havada pusuya düşürüldü. Benim ilk aklıma gelen ihtimal, olayı yapanların PKK militanları olmaktan çok Türk subaylarının olabileceğidir. Tetiği çekenler olmasa bile tetiği çektirenin, şu anda görev başında veya emekli olan bir albay veya general olması kuvvetle muhtemeldir.

Sayısını bilemeyeceğim kadar insanın da aynı ihtimali düşündüğünü sanıyorum; her ne kadar bu ihtimali öngörenlerin bir kısmı bunu dile getirmese de veya dile getirme imkanına sahip olmasa da.

Tokat gibi bir yerde ve bu soğuk mevsimde Kürd militanlarının barınması imkansız gibidir. Eğer barınmışsa, bu ancak Ergenekon üyesi subayların himayesinde mümkün olur. Ergenekon’un PKK içinde de önemli bir gücü olduğuna göre, bu eylemi Ergenekon’un Türk ve Kürd unsurları neden birlikte yapmasın?

DTP’nin kapatılma kararının görüşüldüğü siyasi açıdan sisli bir günde, Tokat’daki sisli havada yedi askerin öldürülmesi, her yönüyle Ergenekon’un mantığı ve eylem tarzıyla örtüşüyor.

Eski kuvvet Komutanlarından üçünün on saat boyunca sorgulanmasıyla sokak eylemlerinin artışının zamanlanması, ne kadar da Ergenekon tezgahını çağrıştırıyor.

Ülke içindeki ve dışındaki gelişmeleri dikkate alınca, bu gelişmelerin Ergenekoncuları ve yandaşlarını ne kadar rahatsız ettiğini görünce, bu sırada Tokat gibi milliyetçi bir ilde silahlı saldırı sonucu askerlerin ölmesi bir yana, Cudi Dağı’na yıldırım düşmesi sonucu askerler ölse yine acaba Ergenekon’un parmağı var mı diyecek kadar kuşkulu olmamızı gerektiren nedenler fazlasıyla mevcuttur.

Olaylar sonrası Bahçeli, Baykal ve Emine Ayna’nın konuşmalarına baktığımda sevinçlerini gizlemekte zorlandıkları hissine kapıldım. Asker, genç ve çocuk kanı üzerinden siyaset yapan bir güçle karşı karşıyadır bu ülkenin insanı. Ülke elden gidiyor diyenlerle Apo elden gidiyor diyenlerin içinden en azından bazılarının bu son günlerdeki eylemleri ve akan kanları içki kadehiyle kutladıklarını sanıyorum.

Barış ve açılım sürecinden rahatsız olanların, içerde ve dışarıda düşman olarak tanımlananların dosta dönüşmesinden kaygı duyanların bugünlerde yaşanan kaostan ve akan kandan duydukları sevinci, karanlık mahfillerde kadeh ve kahkahalarla açığa çıkardıklarından emin olabiliriz.

Bu arada Ergenekon’un İsrail ve Amerika’daki destekçilerinin de keyiflendiklerini ve Ergenekon’a verdikleri desteğin meyve verebileceğine dair duydukları sevinçlerini unutmayalım.

Tertipledikleri kaostan dolaylı sevinenlerin ihtiyatlı olmalarında kendileri için yarar vardır. Çünkü bundan böyle akıttırılacak olan kanın artık Türk- Kürd çatışması, etnik kimlik mücadelesi temelinde anlaşılmaktan çok çıkar temelinde geliştiği inancı her geçen gün pekişecektir.

Ölen Türk askerinin babasıyla ölen Kürd gencinin annesi, çocuklarının Türk ve Kürd davası veya vatan ve ulus davası uğruna değil, kandan beslenen bir zihniyetin kurbanı olduğunu bundan böyle daha yüksek bir sesle dile getirecektir.

Yıllardır Öcalan için bebek katili diyen generallerin de bebekleri katletmek için nasıl planlar yaptıkları zihinlerden silinmeyecek ve hiçbir zaman askerin mücadelesi eskisi gibi Türk halkı tarafından da sorgusuz sualsiz kabul görmeyecektir.

PKK ve DTP de bundan böyle geçmişteki kadar rahat bir tarzda Kürdleri dağa çıkmaya ikna edemeyecek, mücadelelerinin samimiyetine inandıramayacaktır. Çünkü büyü, büyük ölçüde bozulmuştur.

Çünkü iki taraftaki silahlı güçlerin Türk ve Kürd halkının çıkarlarından çok kendi çıkarlarını düşündüğünü gösteren çok sayıda bilgi ve belge açığa çıkmıştır.

Bundan sonra her türlü eylemin arkasında Ergenekon’un Türk ve Kürd unsurlarının izi aranacaktır.

Bundan böyle kimin tarafından yapıldığı kesinleşmeyene kadar her türlü eylem Ergenekon’dan bilinecektir.

Bundan böyle halkların barışmasına karşı çıkan, barışa karşı çıkan herkes Ergenekon yanlısı tanınacaktır.

Bundan böyle Ergenekon’a ait olduğu sanılan her türlü eylem, Ergenekon’un ağırlık merkezi olan Silahlı Kuvvetler’e mal edilecek ve azmettirenler de ateş hattına girecektir.

Bundan böyle Türk ve Kürd gençlerinin başına yıldırım düşse sizden, siz Ergenekon zihniyetlilerden bilinecektir

HERKESE!

 MEMET KARABALIK

“Doğu Anadolu Bölgesinin küçük bir ilinin Kürtlerin çoğunlukta olduğu küçük bir ilçesinde yaşayan bir Türk esnaf, bugün sabahın erken saatlerinde kardeşini işyerinde bırakarak bir sigorta acentesine doğru yol aldı. Sigortacıya işyerini sigortalattırmak istediğini söyledi. “Kaça olur acaba?” diye bir soru sormadı hiç. Sigortacının sorduğu sorulara cevaplarını verdi, telefon numarasını bıraktı ve “Bugün içerisinde sigorta poliçemi bana teslim edebilir misin?” diye sordu. “Tabii ki.” cevabını aldıktan sonra da içinde biriken korkularla birlikte işyerine geri döndü. Bütün ömrünü Kürtlerin içinde geçirmiş birisi olarak kaçar gibi memleketi terk edip etmeme hesapları yaptı. Şimdiye kadar hiç yaşamadığı korkuyu hissetti.”

 

“Ege’nin şirin bir kasabasında yirmi yıldan fazladır yaşayan ve bakkallık yapan sıradan bir Kürt, bugün yine açtı dükkânını ama farklı bir korkuyla. Şimdiye kadar olağan ilişkiler yaşadığı komşularının ve müşterilerinin gözlerindeki bakışların ne kadar çok değiştiğini fark etmişti çünkü. Her zaman dinlemekten haz aldığı Kürt ozanlarını dinlemekten korkuyordu artık. Şivesinin kendisini ele vermesi tedirgin ediyordu. Daha iyi bir yaşam için geldiği bu yerlerden gerisin geri ata baba memleketine dönmeyi bile düşünmüyor değildi.”

 

DEVLETE:

 

Kurulduğun günden beri egemenliğin altında bulunan herkesin Türk olmasını ve senin istediğin gibi birer Müslüman olmalarını istedin. Senin istediğin gibi olmayanları kovaladın, avladın, vurdun, kırdın, döktün. Ne oldu? Bugüne kadar ne sen bir dünya devleti olabildin ne de egemenliğinde yaşayanlar huzur gördüler. Bugün yanlışlarının farkına vardın ama doksan yıldır egemenliğinin altındakilere aşıladığın faşizan düşünceler kök saldı ve insanlarının çoğu ne yazık ki kendi haklarını isteyen diğerlerini anlayamıyorlar artık ve hak talebinde bulunan herkesi ülkeyi bölecek olan hainler olarak görüyorlar. Kürtleri, Komünistleri, Müslümanları, Alevileri, Yahudileri, Hıristiyanları, Ermenileri ve hatta Türkleri bile bir kaşık suda boğabilecek nefrete sahip topluluklar yetişti sayende. Kendini o kadar kaptırdın ki; kendi içinde onlarca devlet inşa ettin ve hepsine de kendinin sahip olduğu kadar iktidar verdin, silah verdin, güç verdin, ordu verdin, para verdin. Sen zannettin ki onlar seni daha güçlü kılacaklar ama onların tek derdi daha çok iktidar ve daha çok para oldu ve bu uğurda her şeyi yapmayı da kendilerine hak olarak gördüler. Böylece, senin sayende senin temellerine dinamit koydular. Senin için geriye tek bir alternatif kaldı: ADALET İLE İŞTİGAL ETMEK.

 

PKK’YE:

 

Benden daha iyi bilirsin ki Kürtler neredeyse iki asırdır yaşadıkları coğrafyalarda zulüm ve hakaret görmektedirler. Her fırsatta da bu zulme ve hakarete başkaldırmışlardır. Sadece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bile sana kadar yirmi sekiz büyük isyan gerçekleştirmişlerdir. Demem o ki; Kürtler zaten onurlu bir halktı (diğer bütün halklar gibi). Senin sayende adam falan olmuş değiller. “Kürtleri ben adam ettim, ben özgürleştim, onurlu kıldım” masalları anlatma kendine yani. Kürtlerin barışa, huzura, refaha kavuşması konusunda o kadar samimi isen eğer ve fedakâr olduğunu zannediyorsan şayet bu kadar yol kat ettikten sonra kendi iktidarının peşinde koşmaktan vazgeç artık. Bu devletin ve bu devleti yönetenlerin seninle şu anda sahip olduğun sıfatla muhatap olmalarını bekleme boşuna. Kürtlerin özgürlüğü için yola çıktıysan eğer, “Kürtler için taleplerimiz şunlar, şunlar ve şunlardır. Şayet bu talepler gerçekleşirse bizim var olmamızın da bir anlamı kalmaz. Dışardan müdahalelere gerek kalmadan kendi kendimizi tasfiye eder, gerekirse teslim olur gerekirse başka ülkelerde yaşamak üzere hayatımıza Kürtleri özgürlüğe ve barışa kavuşturmuş olmanın iç huzuru ile devam ederiz.” açıklamasını yap. Bu kadar Kürt gencini feda etmiş ve Kürtlerin hakları konusunda statükoyu bu kadar çok yola getirmiş bir örgüt olarak son hamleni kendinin ve Apo’nun rahatı için değil Kürtlerin huzuru için yap da tarih de Kürtler de Türkler de seni kıyamete kadar bir özgürlük hareketi olarak hatırlasın.

 

LAZLARA, BOŞNAKLARA, ARNAVUTLARA, GÜRCÜLERE, ÇERKEZLERE, ARAPLARA:    

 

Allah’ın Türk olarak yaratmadığı ancak kendini Türk zanneden ve mutluluğu Türk olmakta arayan ve Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan siz kavimler: Sizin de anadilleriniz farklı. Sizin de Türklerden ayrı kendinize has kültür birikiminiz var. Bu topraklarda sorun yaşamıyorsanız eğer tek sebebi sahip olduğunuz kültürü, ırkı, dili ve benzerini “Ne mutlu Türküm diyene” yalanının arkasına saklamanızdır. Sizler de Kürtler gibi kendi dilinize ya da kavminize yönelik itirazlarınızı devlete yöneltmiş olsaydınız eğer Kürtlerden çok daha kötü bir durumda olurdunuz ve emin olunuz ki Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında bile Ermenilerin ve Rumların akıbetinden farklı bir akıbetiniz olmazdı. Allah’a şükür olmamış ve hiç olmazsa Kürtlerin, Ermenilerin ve Rumların yaşadıklarını yaşamak zorunda kalmamışsınız. Şunu bilmelisiniz ki; Kürtlerin en çok da zoruna giden olgu aslında Türk olmayan sizlerin Türk ırkçılığı yapmanız ve Kürtleri hakir görmenizdir. Vazgeçin bundan. Sayısal azlığınız sizlerde farklı komplekslerin oluşmasına neden olmasın artık. Sizler de kendi anadilinizde rahatça konuşmanın, televizyon seyretmenin, radyo dinlemenin, kitap okumanın hazzını yaşayın. Kürtlere en büyük desteği siz verin. Sizden daha iyi Kürtleri anlayabilecek kimse olamaz aslında. Şunu anlayın artık: HERKES TÜRK DEĞİLDİR.

 

KÜRTLERE VE TÜRKLERE:

 

“Allah için kardeşler olunuz!”

www.fitrat.com

Öğretmenler Günü 12 Eylül’ün ürünüdür

12 Eylül askerî darbesinin yapıldığı dönemde askerî yönetimin başında bulunan Kenan Evren, Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasım’ın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırmıştır. Atatürk bile 24 Kasım’ı ‘Muallimler Günü’ olarak ilan etmemişken, 12 Eylül darbecileri bugünü ‘Öğretmenler Günü’ olarak kutlamayı zorunlu hale getirmişlerdir. O dönemde bir taraftan 24 Kasım’ın Öğretmenler Günü olarak kutlanması zorunlu hale getirilirken, diğer taraftan da 1402 sayılı kanunla birçok bilim insanı üniversitelerden atılıyor, YÖK kuruluyor, öğretmenler meslekten atılıyor, sürgün ediliyor ve daha birçok baskıya maruz bırakılıyordu. Birçok öğretmenin “görülen lüzum üzerine” ibaresiyle zorunlu olarak atamalarının gerçekleştirildiği, sendikacıların içeri alındığı, öğretmenlerin fişlendiği, meslekten ihraç edildiği kısacası her türlü haksızlığın, hukuksuzluğun ve zorbalığın devam ettiği bir dönemde acaba Kenan Evren niçin 24 Kasım’ı öğretmenler için özel bir gün olarak tesis etmiştir? Öğretmenleri çok sevdiği için mi? Aslında bu sorunun cevabını bugünü neşe içinde kutlayan öğretmenlerin vermesi gerekir!   


Darbecilerin ideolojik öğretmen kurgusu
 

12 Eylül askerî cuntası, Atatürkçü olduklarının bir göstergesi olarak 24 Kasım’ın Öğretmenler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırırken aslında Atatürkçülük kisvesi adı altında yaptıkları hataları, hukuksuzlukları kısmen de olsa üstünü örtmek istiyorlardı. Başka bir deyişle o dönemde yapılan tüm antidemokratik uygulamaların, şiddetin, baskının ve yasakların yanında, bir de ne kadar da Atatürkçü olduklarını ifade etmeye çalışıyorlardı. Diğer taraftan 12 Eylül darbe zihniyetinin ürettiği bu anlayış; resmi ideolojiyi kayıtsız-şartsız itaat eden, eleştiri kültüründen yoksun, sönük, özgürlükçü, bilim, sanat ve felsefe alanlarında kaliteli bireyler yetiştirmekten uzak bir öğretmen kitlesi oluşturmayı hedefliyordu. 

Bilindiği gibi mesleğe yeni başlayan öğretmenler, 24 Kasım’da Öğretmen Andı içerek göreve başlarlar. Öğretmen Andı; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na, Atatürk inkılâp ve ilkelerine, Anayasa’da ifadesini bulan Türk milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk milletinin millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; İnsan haklarına ve Anayasa’nın temel ilkelerine dayanan millî, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” şeklindedir. 

Öğretmenler Günü’nde devlet yetkililerinin verdikleri mesajlar da genelde bu minvalde olur. Yani öğretmenliğin ne denli kutsal bir meslek olduğu öğretmenlerin de ne kadar fedakâr oldukları özellikle bugünlerde ifade edilir. Ancak doğal insani özelliklerden soyutlanmış ve kutsallık atfedilmiş olan bu ideolojik öğretmen kurgusunun, eğitim açısından hiçbir anlam ve değeri yoktur. Bu ideolojik kurgunun aksine öğretmen, sıradan insan olarak kalan, fakat sürekli olarak kendisini geliştiren ve farklılaştıran, kendi bireysel evreninden diğer insanların evrenine geçmeyi bilen, diğer insanları kendi tecrübesinin bir parçası yapan, buyurma yerine konuşma ve dinleme olgunluğunda olan, insana dair hiçbir şeyi kendisine yabancı saymayan keşfedici mütevazı bir kişiliktir.   


12 Eylül eğitime çok zarar vermiştir
 

12 Eylül güç kullanarak itaat ettirilen insanların toplamıdır. Kimsenin düşüncesine bakılmaksızın sadece itaat etmeleri istenmiştir. İtaatsizliğin cezasını sürgünle, psikiyatrik işkencelerle ve hapishanelerde çekti insanlar... Bu dönemin ürettiği zihniyet ders kitaplarını da yansıtıldı. Kitaplar sayısız endoktrinasyon örnekleriyle doludur. Ders kitapları aracılığıyla bu itaat kültürü yerleştirilmeye çalışıldı. Din dersinin de bu dönemde zorunlu hale getirildiğini unutmamak lazım. Çocukların önceden belirlenmiş bir hedef doğrultusunda yetiştirildiği ve ara ara denetlendiği bir eğitim anlayışı oluşturulmaya çalışıldı. Wilhelm Von Humbold “Bir insan bir şeyi emir üzerine üretiyorsa yaptığı şeye gıpta etsek bile olduğu şeyden tiksiniriz; çünkü kendi itki ve arzularıyla davranan gerçek bir insan değildir” der. Eğitimin doğasına aykırı bir yığın militarist uygulamanın sistemleştirildiği bir ülkede bilim, sanat, edebiyat ve felsefe alanlarında çok ciddi kalite düşüşlerinin gözlemleneceği bir gerçektir. Nitekim öyle de olmuştur. Türkiye’nin insan hakları, demokrasi, hukuk ve özgürlükler anlamında ciddi bir düzelme gösterememesinin en önemli nedeni, eğitim sisteminin özgürlükçü bir temele yaslanmamasından dolayıdır. Hâlâ başörtüsü, Kürt, Alevi, azınlıklar vs. gibi bir yığın sorunun çözülemeyişinin nedeni kuşkusuz eğitim kurumlarından “tek tip” yetişen bireylerin özgürlükçü bir bakış açısı üretememelerinden kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan Türkiye, öncelikle eğitim felsefesiyle hesaplaşmak zorundadır.   


Eğitimde açılım şart
 

Bunun için “eğitim şart!” sloganını sıklıkla dillendirmek yerine “eğitimde açılım şart!” sloganını devreye sokmalıyız. Yıllardır farklı mezhep, ırk, inanç, din, dil ve başörtüsü sorunlarının tartışıldığı bir ülkede bütün bu sorunları aşmanın, herkesin düşüncesine, inancına saygı duyulduğu, birlik ve beraberlik bilincinin aşılandığı bir ortam yaratmak kesinlikle zor bir şey değil... Zor olan kafaların işleyiş şeklini değiştirmektir. Onunda başlıca yolu özgürlükçü, çok kültürlü bir eğitim sisteminin devreye sokulmasıdır. Yani kafaların işleyiş şeklini değiştirecek, kalın duvarları yıkacak olan yegâne şey eğitimdir... Bunu da başaracak olan kesim şüphesiz özgürlükçü eğitimciler olacaktır.   


Öğretmenler bugünü sorgulamalıdırlar
 

24 Kasım Öğretmenler Günü’nü öğretmenler o denli kanıksamışlardır ki kimse mahiyetini ve içeriğini sorgulamaya kalkmaz. Eğitim sendikalarının eleştirileri ise, bugün de öğretmenlerin unutulduğu, paralarının olmadığı, hiç değilse 24 Kasım Öğretmenler Günü’nün hatırı için bu günde öğretmenlere bir miktar yardım edilmesi yönünde olur. Ancak bu yüzeysel ve derinliği olmayan eleştirilere hiçbir devlet yetkilisi itibar etmez. 24 Kasım’da öğretmenlik mesleğinin ne denli kutsal bir meslek olduğu yönünde mesajlar vermeyi daha gerçekçi bulurlar! Her yıl 24 Kasım’da eğitim ordusunun ülke için askerî ordudan daha önemli olduğu, yarınlarımızın öğretmenlere emanet edildiği, bilimin, aklın ve aydınlığın öncüsü öğretmenler olduğu vs. gibi alışık olduğumuz klişe sözler tekrar edilir. 

Böylesi basit ve derinliği olmayan söylemlerin yerine önce insanın niteliği ve ne anlam ifade ettiği konusunda ciddi analizler yapmalıyız. Yani önce insanı tanımlamalıyız, sonrasında da insan için en iyi eğitim sistemini işlevsel hale getirmeliyiz. İnsanın tek boyutlu bir varlık olmadığı artık bilinmelidir. Son zamanlarda bu yolda ciddi adımlar atılmıyor değil. Ancak yetersiz... 

Türkiyeli öğretmenler de darbecilerin belirlediği günleri değil UNESCO ve ILO tarafından 1966 yılında belirlenen uluslararası 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nü dikkate almalıdırlar. Dünyadaki meslektaşlarıyla daha bilimsel ve nitelikli eğitim-öğretim metotları üzerine fikir alışverişinde bulunmalıdırlar. Buna çok ihtiyacımız var.   

* Özgür Eğitim-Sen Yön. Kurulu Üyesi / ufukcoskunn@gmail.com

Fıtrat’ın yeni yıl dönümündeyiz.

21 Ekim 2009

 Ahmet KAYA*

İki yaşına girdik.

Eğer hayırlı olacaksa daha nice yeni yıldönümlerinde birlikte olmanın dualarıyla bütün dostlarımıza selamlarımızı, saygı ve muhabbetlerimizi iletiyoruz.

Geçen iki yıl boyunca hatalarımızla, sevaplarımızla; yanlış ve doğrularımızla sizinle yolculuk yapmanın sevincini yaşadık.

Her başlangıç anlamlıdır, özeldir, heyecanlıdır ve en önemlisi de iddialıdır.

Geçen bu zaman zarfında heyecanımızda eksilmelerin olması tabiidir. Ama iddialarımızda menfi bir değişimin olması tabii olarak kabul edilemez. Zira iddiamız sadece takatimizin el verdiği oranda sırtımızda taşıdığımız teklifimizin ifasından başka bir şey değildi / değildir. Dolayısıyla bizim için en önemli olan şey iddialarımızla çelişmeden yola devam etmektir. Eğer iddialarımızla çelişmeden bu güne gelebildiysek bizim için bu yeterlidir. Çünkü iddialarıyla çelişmek çağın en büyük hastalığıdır. Ciddi ve vakur olmanın en büyük şartı söylemleriyle, iddialarıyla çelişmeden yoluna devam edebilmektir.

İlk günkü heyecanı sürdürebilmek oldukça güçtür. Duyulan heyecanın azalmaması için verilen çabanın muhataplar tarafından desteklenmesi, geliştirilmesi ve bir etkileşim sonucu büyütülerek mümkün olduğu kadarıyla başkalarına da ulaştırılmasını sağlamak gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında Fıtrat’ın bu konuda başarılı olduğu söylenemez. Bunun bu şekilde kabul edilmesi ve bu gerçeğin böyle görülmesi konum tespiti açısından; gerçekçi değerlendirmelerde bulunmak yönünden dikkatlere sunulması gereken önemli bir noktadır.

Yaşanılan heyecan eksilmelerine rağmen başlarkenki ilkelerden, mütevazi iddialardan ve vazgeçilmez duruşundan taviz vermeksizin devam edebilmek her koşulda olması gerekendir.

Bu bilinçle ileriki dönemlerde de aynı hassasiyetle devam etmek için daha uyanık bir kalbe, daha basiretli bir zihne olan ihtiyacımız baştakinden daha fazladır. Bu yüzden dostlarımızdan en azından bunun için dualarını eksik etmemelerini özellikle rica ediyoruz.

Geçirdiğimiz iki yıl, bize mensubu olduğumuz Müslüman camiayı mürur-u zamanın, yaşanılan değişim süreçlerinin, dayatılan hayat tarzlarının ve içselleştirilen modern yaşam biçimlerinin ne denli duyarlılık yitimine uğrattığını berrak bir biçimde ortaya çıkarmış bulunmaktadır.

Okumaktan, düşünmekten, üretmekten, duyarlılık gösterip vazifesini ifa etmekten ne denli uzaklaştığımızı görebilmemiz açısından yaşadığımız bu iki yılık Fıtrat tecrübesi bizim için oldukça önemli ipuçları vermiş bulunmaktadır.

Pek müşahede edilmese de var olan bu manzaraya, uğradığımız erozyonun boyutlarının büyüklüğüne, peydahladığı tahribatların etkisine Fıtrat iki yılda oluşturduğu arşiviyle şahitlik etmektedir.

Gerçeklerimizle yüzleşirken görünen manzaraların olumsuzluğu karşısında yılmaksızın, bıkmaksızın devam edebilmek için bilmemiz gereken tek şey vardır. O da şartlar, imkânlar ne olursa olsun hiçbir mazerete sığınmadan görevini ifa etmekten başka seçeneğimizin olmadığıdır.

Her koşulda o koşulun gereklerine uygun görevlerimizin olduğunu unutmadan yaşamak bizi hayatımızda mazeret üreten kişilikler olmaktan sıyırıp sağlam ve güçlü kişilikler olmamızı sağlayan inançsal ilkemiz olmalıdır.

Mensubu olduğumuz inanç sistemi mazeret üretmeyi asla kabul etmeyen bir inanç sistemdir. Zira bu sistemde konum ve koşullara göre yükler yüklenilmekte; her konum ve koşulun içinde ifa edileceklerin var olduğu öngörülmektedir.

Konum ve koşullarını gerçekçi bir bakışla tespit edenler mazeretlere sığınma basitliğinden kurtulma olanağına sahip olurlar. Bizim inanç sistemimiz bu olanağı bize sağlamakla bizim bahaneci mazeretçi ve şikâyetçi kişilikler olarak ortaya çıkışımızı reddetmektedir. Böylesine bir imkânı sağlayan bir inancın mensuplarının bahaneci, mazeretçi ve koşullardan şikâyetçi olmaya hakkı yoktur.

Geçen iki yıl boyunca üzerimizde varlığını hissettiğimiz, gözlemlediğimiz ama asla bundan ötürü bir şikâyette bulunmadığımız kardeş sitelerin ambargosuna ilişkin son dönemlerde siteye yansıyan yorumlar oldu. Bazı dostlarla birebir görüşmelerde de ifade edilen bu serzenişlere karşı söyleyebileceğimiz çok şey bulunmamaktadır. Diyebileceğimiz şey bunun bir sorun olarak görülmemesi, bu tutumun bizi ve dostlarımızı kardeşlerimize karşı olumsuz duygular beslemeye götürmemesi gerektiği hususudur. Bizim için esas olan bizim kardeşlerimize karşı görevlerimizi yapmaktır. Bizim kimseye ‘neden bize karşı bir ambargo uygulaması içindesiniz’ deme hakkımız yoktur. Bu nedenle müdahil olamayacağımız bir konu hakkında kafa yormak çok da anlamlı değildir.

Geçen son bir yılda Özedönüş Yayınevi üçüncü kitabını da yayınlayarak okuyucularla buluşmasına devam etme gayretini sürdürmektedir. Bu konuda da şimdiye kadarki edinilen izlenim Müslüman camianın kitaba olan ilgisinin de epeyce azaldığı yönündedir.

Özellikle Zeki Savaş Bey’in Ortak Payda isimli çalışmasına karşı beklenenden daha az bir ilginin olması oldukça düşündürücüdür. Zira sanki bizim cenahtan bu çapta kitaplar çokça yayınlanıyormuş gibi bir edayla tepki vermek hayret ve esef verici bir durumdur. Söz konusu çalışmanın hak ettiği ilgiyi görememiş olması aslında en başta İslami kesimin içinde bulunduğu durumun vahametini göstermektedir. Bizim için önemli ve hayati olan konulara ilişkin çözümlemelerin olduğu bu çalışmanın günlük ve magazinsel tarzda konuları ele alan çalışmalar kadar bir değerle değerlendirilmemiş olması ciddi düşünüşü gerektiren bir durumdur. Ama aynı zamanda cenahımızın içinde bulunduğu zihinsel çöküşün de maalesef bir emaresidir.

Kitaba karşı oluşan duyarsızlığın, okumaya karşı peydahlanan kayıtsızlığın bütün kimliksel dejenerasyonumuzun temel faktörlerinden olduğu bilinciyle yeniden kitaba sarılmanın gerekliliği gün gibi ortadadır.

Yakın zamanda yayın hayatına başlayan haftalık Özgün Duruş Gazetesi’nin,Fıtrat ailesi olarak hayırlar getirmesini umuyoruz. Emeği geçen kardeşlerimize çabalarında Allah’tan tevfik diliyor hepimizin bu yayın organımıza sahip çıkmamız gerektiği inancını taşıyor ve buna bütün kardeşlerimizin duyarlılık göstermesini istirham ediyoruz.

Yine yakın zamanda takdire şayan çaba ve çalışmalarıyla hepimizin gönlünde taht kuran Özgür Der Başkanlığını Sayın Hülya Şekerci’den devralan muhterem insan Sayın Rıdvan KAYA’ya yeni görevinde başarılar diliyor Rabbin O’na bu ağır yükü yüklendiği yolda yardımcısı olmasını niyaz ediyoruz. Sayın Hülya Şekerciye de şimdiye kadar ki hizmetleri için şükranlarımızı sunuyor emeklerinin karşılığında mükâfatlar vermesini yüce Mevla’dan dua ediyoruz.

Ayrıca Kürt Meselesinin çözümünde oluşan olumlu havanın hayırlı adımlarla daha müspet bir mecrada sürmesi için herkesin azami çaba içinde olması hususunda uyanık davranması gerektiği unutulmamalıdır. Sürece katkı sunmak insani sorumluluk taşıyan herkesin sorumluluğudur. Can yakan bu meselenin çözümü, kalbinde insani hisler taşıyan herkesin ortak talebi olmalıdır. Aksini savunmak, istemek ve buna sebep olacak davranış ve tutum içinde olmak ciddi bir vebal; ağır bir cürümdür.

İnnehu la yuhibu –z zalimin!

*fitrat.com Sorumlu ve Yazı İşleri Müd.

Cuntaya Hayır, Darbeciler Yargılansın!

"Cuntaya Hayır, Darbeciler Yargılansın!" sloganıyla yapılacak protesto gösterisinde, Özgür-Der, Mazlum-Der, İnsan ve Medeniyet Hareketi, Akabe Vakfı, Medeniyet Derneği, Akdav gibi kuruluşlar bir araya gelecek. Gösteriyi, bu kuruluşların oluşturduğu Adalet İçin Dayanışma Platformu organize edecek. Mitingler, pazartesi günü de sürecek.

Tarih: 31 Ekim Cumartesi
Saat: 13:00
Yer: Taksim Meydanı

Adalet İçin Dayanışma Platformu

İNSANI SEVMEK!

MEMET KARABALIK

“Allah'tan bir merhamet/bir sevgi sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba-saba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden kesinlikle dağılır giderlerdi. O halde bağışla onları, af dile onlar için; iş ve yönetim konusunda da onlarla şûraya git. Bir kez azmettin mi de artık Allah'a güvenip dayan! Allah, tevekkül edenleri sever.” (Ali İmran, 159)

 

“Ve biz seni ancak âlemlere bir merhamet/bir sevgi olman dışında bir şey için göndermedik.” (Enbiya, 107)

 

İnsanoğlunun yaşamının merkezinde sevgi vardır. En önemli vasıflarımızdan birisi de sevebilmektir. Sevme güdüsü, insana yaratılıştan gelir. Ancak, insandaki sevme güdüsü çok farklı şekillerde tezahür eder.

 

İnsanın sevmesi ve insanı sevmek, bir âdemoğlu için kaçınılmaz bir davranış şekli olmalıdır. Bir insan olarak, bizim dışımızdaki diğer tüm insanları sevebilmeli, hiç tanımadığımız bir ülkenin hiç tanımadığımız insanları bile olsa, hayat karşısında düştükleri kötü hallerde onlar için üzülebilmeliyiz. Buradan taa dünyanın öbür ucunda yaşayan bir insanı da gerçekten sevebilmeliyiz. Başka insanlar için de yüreklerimizden gelen bir samimiyetle iyilik isteyebilmeliyiz. Dünya üzerinde yaşayan herkesi, çocuklarımız gibi, anne-babalarımız gibi, kardeşlerimiz gibi, akrabalarımız gibi sevebilmeliyiz. İnsan olmanın onuru budur. Çünkü bizler bu dünyada (hatta bu evrende) yaşayan insanlar olarak tek bir ailenin fertleriyiz.

 

Renklerimiz, ırklarımız, dillerimiz, inançlarımız, topraklarımız, devletlerimiz, bayraklarımız farklı farklı olsa bile, insanlık ailesi tek bir ailedir. İster dindar olun, Allah’a inanın ve insanların hepsinin Âdem’in çocukları olduğuna inanın; isterse de hiçbir şeye inanmayan ateistler olarak insanın atasının maymun olduğunu düşünün. Her halükarda bütün insanlık tek bir kaynaktan beslenir ve aynı ana-babadan gelir.

 

Büyük ama çok büyük olan insanlık âleminin üyeleri olarak, dünyada yaşayan herkesi aileden birisiymiş gibi hissetmeli ve öylece sevebilmeliyiz. Dünya üzerinde insanlardan kaynaklı olarak ortaya çıkan sorunların giderilmesinin yegâne yolu insanı sevmektir. Düşünsenize bir kere, Alman diktatörü Hitler’in içinde Almanların haricindeki insanlara dair azıcık bir sevgi olsaydı eğer onca katliam yaşanır mıydı?! Ya da bugünkü İsrail’i yönetenlerde zerre kadar insan sevgisi olsaydı eğer, Filistin ve Lübnan bombalanır mıydı? Amerika’yı yönetenlerin içlerinde taşıdıkları güç ve hırsın yüzde biri kadar da sevgi olsaydı eğer, Irak bu halde mi olurdu. Sovyet Rusya’nın yöneticilerinin içlerinde insana değer veren duygular olsaydı eğer, yıllarca Afganistan’a saldırırlar mıydı? Daha sayamayacağımız nice ülkede yaşanan nice zulmün sebebi sadece ve sadece SEVGİSİZLİKTİR.

İnsan olarak, diğer insanları yeterince sevemediğimiz için, problemlerimiz her geçen gün biraz daha artıyor.

Acılarımız her geçen gün biraz daha katmerleşiyor.

Ölülerimiz her gün biraz daha çoğalıyor.

Ağlayan analarımızın feryatları her gün biraz daha yükseklere çıkıyor.

Yetim bebelerin sayısı her an daha da artıyor.

 

Bunca zulmün, bunca haksızlığın, bunca fukaralığın, bunca sahipsizliğin, bunca adaletsizliğin, bunca çirkefin sebebi ne zannediyorsunuz ki? Başımıza gelenlerin tümü sevmeyi bilmeyişimizden kaynaklanıyor. Eğer, sevmeyi yani insanı sevmeyi bilebilseydik, topraklarımız üzerinde 30 yıldır süren savaşı devam ettirmezdik. Eğer, bizi yönetenlerin içinde bir damla bile olsa insan sevgisi olsaydı, 30 yıldır akan kanın durması için gerekirse canlarını bile verirlerdi.

 

Birbirimizden nefret etmekten vazgeçmeliyiz. İnsan olarak, Allah katında diğer hiçbir insandan üstünlüğümüz yoktur ve hepimiz Âdem’in çocuklarıyız. O halde, kardeşler gibi bilmeliyiz birbirimizi ve kardeşlerimiz gibi sevebilmeliyiz herkesi…

VESAYETİN PANOLARI

SEZAİ ARICIOĞLU

Bir nevi pankart da diyebileceğimiz mahya, minarelerin arasına yazılan ışıklı  yazılar (ayetler,hadisler,özlü sözler)dır diyebiliriz. Her ne kadar İslam’ın ilk asırlarına kadar uzandığına ilişkin aktarımlar bulunsa da Osmanlılar döneminde İslami kültüre kazandırılan mahya o zamanlarda yağ kandilleri ile yapılmaktayken daha sonra camilerin elektrikle aydınlatılmasından sonra elektrikle bugün ise artık led ışıklandırma gibi daha çağdaş ışıklandırmalar ile yapılmaktadır. Özellikle 2. Selim döneminde yoğun bir şekilde kullanılmaya başlayan mahyalardan bazıları genellikle “Fetih suresinin ilk ayeti” “Maşallah” “Bismillah” “Leyle-i Kadir” “Hoş geldin yâ Ramazan” “On bir ayın sultanı” “El-Firak” “Elveda” şeklinde Ramazan ayında yoğunluklu olarak asılırdı. En meşhur mahyalar ise her zaman için Süleymaniye Camii’ne kurulurdu. Elektrikten önce büyük camilerde, iki minare arasına ip veya teller gerilir, mahya ustası da, genellikle zeytinyağı doldurulmuş kandilleri veya mumlu fenerleri ipin üzerine dizerek istediği dinî yazıyı yazar, hatta resimler yapardı. Bütün ramazan boyu bu kandiller, rüzgâra rağmen geceleri pırıl pırıl yanardı. Mahyacılık önemli bir sanat içerirdi. Fakat teknolojik ilerlemeler mahyacılığın sanat olmaktan çıkmasına hatta kaybolmasına sebep oldu. Bugün kimse mahya asılmış mıdır yoksa asılmamış mıdır diye merak ederek minarelere bakmıyor bile.

Daha çok Kemalist devrim ve onun hemen öncesinde yoğun bir şekilde mahyacılığa sığınan egemen statüko dönemin gereklerine uygun mahyaları kullanarak halkın zihninde dini algılayışı nasıl oluşturmak istediğini de açığa vurmuş oluyordu. Mesela 1919-1922 arasında asılan “Yetimleri Koru”, ”Şehitlere Fatiha” ,” Yerli malı kullan”, ”Hilal-i Ahmeri unutma” gibi mahyalar dönemin halka nasıl algılatılmak istendiğine ilişkin önemli ipuçları veriyor. Cumhuriyet devrinde ve bilhassa tek parti döneminde ise mahyalar devletin halka mesajlarını ulaştırdığı bir pano gibi kullanıldı desek sanırız abartmış olmayız. İletişim ve enformasyonun çok çok sınırlı olduğu bu dönemlerde devletin mahyaları kendi çıkar ve bekası için kullanması her ne kadar batıcı, dini yok sayıcı, laik seküler bir yapıda da olsa bir noktada siyasallaşmak zorunda kalması olarak izah edilse de 1946’dan önce sistemin kendine uygun din anlayışını ülkeye yerleştirme çabaları olarak görebiliriz.

 Yine Cumhuriyet devrinde asılan “Cumhuriyetin '30. yıl kutlu olsun” , “Atatürk” , “Var ol İnönü” , “Müslümanlar Cumhuriyetperverdir” şeklindeki mahyalar Müslüman halkın üzerinde giyotin gibi duran laikçi kadronun İslam’ın ve dolayısıyla Müslümanların toplanma merkezi olan camileri nasıl kullanarak ikiyüzlü bir politika izlediklerini de gözler önüne sermektedir.

Tek parti döneminde her ne kadar laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlansa da siyasetin yoğun bir şekilde din ve toplum üzerinde vesayet oluşturmasıyla dini müesseseler hayatın dışına taşınmış ya da din düpedüz siyasete alet edilmiştir. Özellikle dini ritüel ve kavramlar siyasallaştırılmış bunlar vesayet rejiminin basit birer araçları haline getirilmek istenmiştir. Sonuçta “Varol İnönü” ya da “Atatürk” mahyalarının amacı ne olabilir ki?

Bugün ise 2007 sonundan beri devam eden Ergenekon süreci ve son aylarda hızlı ve yoğun bir şekilde konuşulmaya ve tartışılmaya başlayan siyasette “Kürt açılımı”  gündemdeyken birden bire camilerde alışılmadık mahyaların görülmeye başlanması bu süreçten kimlerin rahatsız olduklarını da açık bir şekilde göstermektedir. 500 yıllık bir geleneğin 21. yüzyılda   “Milli birlik esastır”, “Ordumuza şükran borçluyuz”,  “Ne mutlu Türküm diyene”,  “Kurtuluşun kutlu olsun”, “Önce vatan” şeklinde birdenbire ırkçı ve faşist ibareler ile ortaya çıkması cumhuriyet kadrolarının geldiği noktayı da göstermektedir.

Konunun üzerine gidildiğinde ve başta Özgürder ve Mazlumder olmak üzere ülkenin her tarafından tepkilerin yükselmesiyle Diyanet ne söyleyeceğini şaşırmış bir şekilde;

“Tarihi camilere mahya kurdurmak yetkisinin Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait olduğunu, mahyaların içeriğinin, İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından İstanbul Müftülüğü ile görüşülmeden belirlendiğini ve bilgi verilmeden minarelere asıldığını belirtti. Tamamen olaydan habersiz olduğunu iddia eden Diyanet topu taca değil Vakıflar Genel Müdürlüğünün önüne atmayı tercih etmiştir. 1920’den bu yana faaliyet gösteren Vakıflar Genel Müdürlüğü ise bugün itibariyle Başbakana bağlı bir kuruluştur. Genel Müdürlüğünü 2003’den bu yana Yusuf Beyazıt’ın yaptığı Genel Müdürlük Diyanetin bu açıklamasından sonra herhangi bir açıklamada bulunmadı.

Her ne olursa olsun sonuç olarak 2009 yılında tekrardan mahyalara sarılarak camiler üzerinden ırkçı ve faşist söylem ve geleneğini sürdürmek isteyen laikçi vesayetçi elit kadrolar “Atatürk”  ve “Varol İnönü” mahyalarından sonra bunlarla yetinmeyip “En iyi Kürt ölü Kürt”, ”Yaşasın ırkçılık” “Varol Ergenekon” gibi mahyaları da deneyebilirler.

fitrat.com

Adını Arayan Coğrafya

Kitabın Adı: Adını Arayan Coğrafya

Yazarı: İbrahim Sediyani

Yayınevi: Özedönüş Yayınları

Basım Tarihi: Eylül 2009

Sayfa: 320 Sayfa.

Fiyatı: 12 ytl.

Özedönüş Yayınları Sipariş: 0212 597 21 64
                                                  0536 851 92 43

İnternetten Sipariş: www.kidap.com.tr

Ekin Kitap'tan Sipariş: 0 212 524 10 28

Bu kitap, yıllar süren gezi ve araştırmalar sonucu hazırlandı...
Doğu ve Güneydoğu’daki köylerin Kürtçe isimleri bu kitapta... Karadeniz’deki köylerin Lazca ve Gürcüce isimleri bu kitapta... İç Anadolu’daki Kürt köyleri bu kitapta... Türkiye’deki Çerkez köyleri bu kitapta... İsimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Ermenîce, Rumca, Arapça, Çerkezce olan eski gerçek isimleri bu kitapta...
Araştırmalarını Avrupa’da da sürdüren yazar, “asimilasyon politikalarının” dünyadaki uygulamalarını inceledi ve binlerce örnekle dünyadaki asimilasyonu deşifre etti.

                                                        TAKDÎM
“Allah, Âdeme bütün isimleri öğretti.” (Bakara: 31)
İsimler, temsil ettikleri mânâları dile, yazıya ve hayata taşıyan simgelerdir. Bazı isimler ise ortak hafızanın ve tasavvurun seslerden ve harflerden örülmüş anlam katarlarıdır…
İsimler; inançların, kültürlerin, dünya görüşlerinin emanetçisidir.
Türkülerin, şiirlerin, ağıtların ifade aracı; öfke ve sevinçlerin aktığı mecradır…
Bunun içindir ki otoriter rejimler ilk olarak isimleri değiştirirler. İsmi değiştirilenin “özünün” de değişeceğine olan inançla hedef alınmıştır isimler, kelimeler ve diller.
Beldelerin ismi değiştirildiğinde “belleklerin” de değişeceği umulmuştur.
Asimilasyon politikalarının en etkili yöntemlerinden birisi dilin ve kelimelerin değiştirilmesidir. 
Asimilasyon, kültürel etkileşim değildir. Süreç içerisinde gerçekleşen doğal bir değişim de değildir. Gönüllü bir kabulleniş ve içselleştirme de değildir asimilasyon.
Asimilasyon, halkların baskıcı yöntemlerle “dönüştürülmesi” veya sofistike yöntemlerle başkalaştırılmalarıdır. Asimilasyon politikaları özgür iradeyi ve seçme hürriyetini değil, cebir ve zorlamayı esas alır. 
İnsanlığın üretimine saygısı olanlar insanlığın ürettiği maruf olan her şeye sahip çıkmak durumundadır. Bir tarihi esere sahip çıkıldığı gibi tarihten gelen isimlere de saygıyla bakıp sahip çıkmak insanlığın üretimine saygı duymanın ve insan olmanın gereğidir.
Tarihe ve tarihi olana kastetmenin adı barbarlıktır. İnsanlığın kültürel değerlerine ve üretimine kastetmek cinayetlerin en büyüğüdür. 
Dünya ve yaşadığımız ülke asimilasyonun en yıkıcı, en merhametten yoksun olanlarına tanıklık etmiştir.
Yüzlerce dil yasaklanmış/unutturulmuş/unutulmaya terk edilmiştir.
Binlerce yerleşim yerinin adı nevzuhur ve yapay olan yenileriyle değiştirilmiştir.
Egemenler, yalnızca ordularıyla değil; empoze ettikleri kültürleri, dayattıkları dilleri ve kelimeleriyle de halkları kuşatmaya almışlardır.
“Adını Arayan Coğrafya” söz konusu küresel ve yerel ölçekli kuşatmanın meydana getirdiği tahribatı/tahrifatı deşifre etmesi yönüyle önemli bir çalışmadır.
Kitapta dünyada ismi değiştirilen coğrafyaların yanı sıra Türkiye’deki 40 il, 368 ilçe ve 7526 köyün de maruz kaldığı asimilasyona dair bilgilere yer verilmiştir.
Bu eser, yayın evinin ismiyle de mütenasip olarak, coğrafyaların kadim isimlerini elden geldiğince bir araya getirmesi açısından anlamlı bir çalışma olarak kayda geçmelidir.

Özedönüş Yayınları

Bayrak

05 AĞUSTOS 2009 ÇARŞAMBA

Bayrak

(Taraf, 5 Ağustos)

Dünyanın bir yerinde, emek ve yetenek ürünü olan bir işte insan kendi ülkesinin bayrağı göndere çıksa sevinmez mi? Sevinir tabii: sevinmeyen ruhsuzdur. İnsan başarıdan pay çıkarır, oraya ait olmakla gurur duyar, tanıdıklar iyi bir iş yaptı diye mutlu olur. Bu memleketten kırk sene önce gitmiş, rejiminden nefret eden, insanını da sevmemek için yeterli sebebi olduğuna inanan insanlar tanırım; Türk takımı gol attı mı televizyon karşısında zıp zıp zıplarlar sevinçten. Aidiyet öyle bir şey, derin bir içgüdü.

Peki İstanbul’un her yerine iki-üç seneden beri eşek çükü gibi diktikleri o bayraklar beni neden rahatsız ediyor öyleyse? Şundan rahatsız ediyor. O bayraklar ulusun bayrağı değildir. Bir hizbin, bir siyasi görüşün bayrağıdır. Siyasi bir meydan okumadır. “Bu memleket bizimdir, bizden olmayan vatansızdır” diyen bir zümrenin vatandaşa verdiği gözdağıdır. Ya bize boyun eğ, ya da defol git Moskova’ya / Mekke’ye / Erbil’e / Vaşington’a yahut cehennemin dibine diye haykırırlar, gür bir sesle ve postal raprapları eşliğinde.

Ben bir ülkeye bundan daha büyük kötülük yapılabileceğini sanmıyorum. Bölücülüğün daniskası budur. Ulusa ait bir simgenin bir hizip tarafından gasp edilmesidir. Bir ülkede yaşayan herkesi doğal olarak bir araya getiren aidiyet duygusunun, zorba bir azınlıkça kirletilip etkisiz hale getirilmesidir. O bayrak eğer beni ve seni asmayı, kesmeyi, ülkeden kovmayı düşleyen bir azgın güruhun simgesiyse ben içim kahrolmadan nasıl sevineceğim, misal, Patagonya’daki hava olimpiyatlarında o bayrağın yükseldiğini görürsem?

*

Daniska demek “Baltık Denizi’ndeki Danzig limanından gelen en iyi kalite kürk” demekmiş eskiden, onu biliyor musunuz? O yerin şimdiki adı Gdansk, Polonya’da.

Bayrak Eski Asya Türkçesindeki badrak yahut batrak biçiminden geliyor. Asya Türkçesindeki /d/ sesi Türkiye Türkçesinde istisnasız her zaman /y/ olur ondan böyle olmuş.

Çük ta 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut’ta çübek (“çocuk zekeri”) diye geçiyor. Türkî mi İranî mi olduğu tam anlaşılamayan çub (sopa, değnek) sözünün küçültmesi. Biz burada gerçi küçük anlamında kullanmadık o başka.

Hep kasan konular olmaz, biraz etimoloji de lazım, değil mi?